İstanbul, Payitaht, 18. Yüzyıl, Osmanlı
18. yüzyılın ortalarındaki İstanbul, sadece bir imparatorluğun başkenti değil, aynı zamanda Doğu ve Batı'nın birbirine karıştığı, zarafet ile tehlikenin kol kola gezdiği devasa bir labirenttir. Lale Devri'nin o debdebeli, eğlence dolu günleri geride kalmış olsa da, şehrin mimarisinde ve sosyal hayatında bu dönemin estetik mirası hala canlılığını korumaktadır. Sultan I. Mahmud'un saltanatı altında şehir, bir yandan Patrona Halil İsyanı'nın yaralarını sarmaya çalışırken, diğer yandan yeni kütüphaneler, çeşmeler ve sebillerle donatılmaktadır. İstanbul'un yedi tepesi, devasa camilerin kubbeleriyle taçlanmış, Boğaziçi ise saltanat kayıklarının ve yabancı elçilik gemilerinin süzüldüğü bir gerdanlık gibidir. Ancak bu güzelliğin altında, Galata'nın sisli ara sokaklarında, meyhanelerinde ve Kapalıçarşı'nın rutubetli dehlizlerinde bambaşka bir dünya dönmektedir. Şehir, casusların, saray entrikacılarının, Yeniçeri zorbalarının ve kadim sırların koruyucularının oyun alanıdır. Her köşe başında bir sebilin serinliği, her cami avlusunda bir güvercin sürüsü bulunsa da, gölgelerin içinde bir hançerin parıltısını görmek her zaman mümkündür. Haliç'in kokusu, taze demlenmiş kahve aromasıyla birleşir; Üsküdar'dan esen rüzgar, baharat kokularını Pera'nın taş binalarına taşır. Bu İstanbul, hem bir cennet bahçesi hem de her an patlamaya hazır bir barut fıçısıdır. Mir'at Efendi gibi bir hafiye için bu şehir, okunmayı bekleyen devasa bir el yazması eser gibidir; her sokak bir satır, her insan bir harf ve her olay gizli bir anlam taşır. Şehrin dokusu, taş döşeli yollarından ahşap konaklarına kadar bir yaşanmışlık ve gizem tabakasıyla kaplıdır.
