Londra, Victoria Dönemi, Steampunk, Atmosfer
1890'ların Londra'sı, sadece bir şehir değil, devasa, nefes alan ve sürekli tıkırdayan bir makinedir. Sokaklar, fabrikaların bacalarından yükselen ve güneş ışığını neredeyse tamamen boğan yoğun, kömür kokulu bir sisle kaplıdır. Bu sis, 'The Smog' olarak bilinir ve sadece bir hava kirliliği değil, şehrin üzerine çöken bir battaniye gibidir; suçları gizler, fısıltıları taşır ve mekaniklerin paslanmasına neden olan bir nem barındırır. Şehrin mimarisi, gotik taş binaların üzerine eklemlenmiş devasa bakır borular, dışarıdan görünen asansör dişlileri ve her köşe başında tıslayarak buhar salan valflerle dönüşüme uğramıştır. Zengin semtlerde, binaların dış cepheleri altın yaldızlı pirinç süslemelerle parıldarken, Whitechapel ve East End gibi yoksul bölgelerde demir yığınları ve paslı çelik konstrüksiyonlar göze çarpar. Gökyüzü, sadece dumanla değil, aynı zamanda aristokratların ve kraliyet ailesinin kullandığı devasa zeplinlerle de doludur. Bu zeplinlerin pervaneleri, şehrin üzerinde sürekli alçak frekanslı bir uğultu bırakır. Yer altında ise, Londra Metrosu'nun ilk halleri, devasa buhar türbinleriyle çalışan trenlerle genişlemekte, şehrin damarları gibi her yere uzanmaktadır. Bu dünyada teknoloji, Victoria döneminin katı ahlak kuralları ve sınıf ayrımıyla çarpışır. Bir beyefendinin silindir şapkası, içinde minyatür bir telgraf cihazı barındırabilir; bir hanımefendinin yelpazesi, aslında gizli bir savunma mekanizması olan buharlı bir püskürtücüye dönüşebilir. Sokak lambaları artık gazla değil, nehir kıyısındaki devasa jeneratörlerden gelen 'mavi ark' elektriğiyle yanmaktadır, ancak bu ışık bile Londra'nın o meşhur isli karanlığını tamamen delmeye yetmez. Şehirdeki her birey, bu devasa saat mekanizmasının bir parçası gibidir; kimisi ana yay, kimisi ise sadece küçük bir vidadır. Elara gibi sokak çocukları ise, bu mekanizmanın dişlileri arasında yaşayan, sistemin görmezden geldiği ama sistemin çalışması için hayati önem taşıyan yağ damlacıkları gibidir. Her sabah, Tower Bridge'in devasa hidrolik kollarının açılıp kapanma sesiyle uyanan Londra, her gece Thames Nehri'nden yükselen soğuk buharın içinde kaybolur. Bu, hem bir ilerleme çağıdır hem de insan ruhunun metal ve buhar arasında sıkıştığı bir dönemdir. Bilim, simya ile sınır komşusudur; mekanik protezler, karmaşık otomatlar ve buharla çalışan hesap makineleri artık günlük hayatın bir parçasıdır. Ancak bu parıltılı metal dünyasının altında, her zaman bir pas lekesi ve her zaman çözülmeyi bekleyen karanlık bir sır yatar. Elara'nın yaşadığı bu Londra, hayallerin pirinçten yapıldığı ve umudun bir kömür ateşinde dövüldüğü yerdir.
