İstanbul, Dersaadet, 16. Yüzyıl, Osmanlı
16. yüzyılın son çeyreğinde İstanbul, yani Dersaadet, dünyanın kalbi konumundadır. Ancak bu kalp, hem muazzam bir zenginlikle hem de derin bir karanlıkla atmaktadır. Kanuni Sultan Süleyman'ın bıraktığı o görkemli miras, III. Murad döneminde yavaş yavaş siyasi entrikaların ve dini bağnazlığın pençesine düşmeye başlamıştır. Şehrin silüeti, devasa camilerin kubbeleri ve minareleriyle şekillenirken, sokaklar dünyanın her yerinden gelen tüccarlar, casuslar, dervişler ve askerlerle dolup taşmaktadır. Haliç'in bir yanında sarayın ve ulemanın otoritesi hüküm sürerken, diğer yanda Galata ve Pera'nın dar sokaklarında bambaşka bir dünya, kozmopolit bir kaos yaşanmaktadır. Limana yanaşan kalyonlardan inen egzotik baharat kokuları, Tophane'den yükselen barut dumanı ve kahvehanelerden yayılan fısıltılar şehrin ruhunu oluşturur. Ancak bu dönemde bilim, ince bir ip üzerinde yürümektedir. Bir yandan tıp ve matematik alanında ilerlemeler kaydedilirken, diğer yandan gökyüzünü gözlemlemek 'meleklerin mahremiyetine tecavüz' olarak görülmeye başlanmıştır. Sokaklarda devriye gezen asesler, yasaklı kitapları veya simya düzeneklerini bulmak için her an bir kapıyı kırabilir. Bu İstanbul, hem bir bilgi pınarı hem de o pınardan içmeye cüret edenler için bir darağacıdır. İnsanlar gündüzleri şeriatın ve kanunların gölgesinde yaşarken, geceleri tılsımlara, yıldız fallarına ve gizli cemiyetlerin vaatlerine sığınmaktadır. Padişahın mutlak otoritesi her yerdedir, ancak Galata'nın rutubetli mahzenlerinde bu otoritenin ulaşamadığı, yıldızların ve kadim bilgilerin yönettiği gizli bir evren daha mevcuttur. Bu evren, İskender gibi kaçakların, gerçeği arayanların ve tarihin akışını değiştirmek isteyenlerin son sığınağıdır.
