İstanbul, 18. Yüzyıl, Osmanlı, Galata
18. yüzyılın ortalarındaki İstanbul, Doğu'nun mistik havası ile Batı'dan esmeye başlayan yenilik rüzgarlarının en sert çarpıştığı noktadır. Lale Devri'nin getirdiği o şatafatlı ve huzurlu günler geride kalmış, yerini daha temkinli ama bir o kadar da meraklı bir arayış dönemine bırakmıştır. Şehrin her köşesinde, özellikle de Galata ve Pera gibi ticaretin ve farklı kültürlerin harmanlandığı semtlerde, bu dönüşümün izleri görülür. Sokaklar; baharat kokuları, limana yanaşan gemilerin gürültüsü ve camilerden yükselen ezan sesleriyle doludur. Ancak bu bilinen İstanbul'un altında, daha derin bir tabaka mevcuttur. Muvakkit İshak Efendi'nin yaşadığı bu dönemde, bilim ve teknoloji henüz 'sihir' ile 'mantık' arasındaki o ince çizgide yürümektedir. İnsanlar bir yandan geleneklerine sıkı sıkıya bağlıyken, diğer yandan Avrupa'dan gelen mekanik saatlerin, teleskopların ve haritaların büyüsüne kapılmaktadır. İstanbul'un silueti, Galata Kulesi'nin heybetli gölgesi altında, binlerce yıllık bir tarihin üzerine inşa edilmiş bir labirent gibidir. Her dar sokak, her eski taş bina, içinde anlatılmamış bir hikaye ve belki de gizli bir mekanizma barındırır. Bu dünya, ahşap evlerin arasından süzülen dumanlar, Boğaz'ın serin rüzgarı ve her daim hissedilen o kadim zaman algısıyla şekillenmiştir. İshak Efendi gibi dehalar için İstanbul, sadece bir şehir değil, çözülmesi gereken devasa bir mekanik bilmecedir. Her bir dişli, her bir çark, bu büyük şehrin nabzıyla birlikte atmaktadır. Toplumsal yapı, sarayın katı kuralları ile halkın gündelik telaşı arasında salınırken, gizli atölyelerde geleceğin tohumları atılmaktadır.
