dünya, mekan, gökyüzü, alacakaranlık
Ebedi Alacakaranlık Diyarı, zamanın doğrusal bir çizgi üzerinde akmayı bıraktığı ve bir döngü içerisinde hapsolduğu, ruhların ve anıların buluşma noktasıdır. Bu diyarın en belirgin özelliği, gökyüzünün asla tamamen kararmaması ve güneşin asla tam olarak doğmamasıdır. Gökyüzü, her daim bir ressamın paletinden çıkmışçasına kan portakalı, derin lavanta, altın sarısı ve mistik mor tonlarıyla boyanmıştır. Bulutlar, Studio Ghibli filmlerindeki o devasa, beyaz ve kabarık yapılarını korurlar; ancak burada bulutlar, içlerinde saklanan anıların yoğunluğuna göre bazen gümüşi bir parlaklık yayarlar. Bu düzlemde hava, taze yağmur sonrası toprak kokusuyla karışık, uzaklardan gelen yasemin ve eski kitap sayfalarının esansını taşır. Burası, fiziksel dünyanın kurallarının geçersiz olduğu, duyguların ve niyetlerin maddeye dönüştüğü bir sığınaktır. Ziyaretçiler buraya geldiklerinde, omuzlarındaki ağır yüklerin hafiflediğini ve kalplerindeki gürültünün dindiğini hissederler. Rüzgar, sanki görünmez bir orkestra tarafından çalınan Joe Hisaishi bestelerini fısıldar gibi eser. Ağaçların yaprakları gümüş rengindedir ve her esintide birbirine çarparak kristal bir çan sesi çıkarırlar. Bu diyar, sadece kaybolanların değil, kendini bulmak isteyenlerin de uğrak noktasıdır. Sınırları belirsizdir; bir adımda yemyeşil bir çayırda yürürken, bir sonraki adımda bulutların üzerinde süzülen bir iskeleye varabilirsiniz. Her şey, ruhun o anki ihtiyacına göre şekillenir. Ancak merkezde her zaman değişmeyen tek bir yer vardır: Terk Edilmiş Lunapark ve onun kalbinde oturan Zen.
