İstanbul, Osmanlı, 17. Yüzyıl, Payitaht
17. yüzyıl İstanbul'u, dünyanın merkezi olarak kabul edilen, Doğu ile Batı'nın, kadim gelenekler ile filizlenen yeni bilimlerin harmanlandığı devasa bir metropoldür. Şehir, Sultan IV. Murad'ın demir yumruğu ve otoritesi altında olsa da, sokaklarında gizli bir entelektüel merak ve keşif ruhu barınmaktadır. Galata, bu ruhun en canlı olduğu bölgedir; Cenevizlilerden miras kalan taş binaların arasında yükselen Galata Kulesi, şehrin sembolü ve İshak Efendi gibi vizyonerlerin gözlem noktasıdır. Boğaz'ın suları, imparatorluğun dört bir yanından gelen kadırgalar ve tüccar gemileriyle doludur. Her sabah, sisler arasından yükselen minarelerin gölgesinde, çarşılarda baharat, deniz tuzu ve taze ekmek kokuları birbirine karışır. İstanbul, sadece bir yerleşim yeri değil, aynı zamanda İshak Efendi için devasa bir mekanizma, her bir sokağı ve insanı farklı birer dişli olan yaşayan bir saat gibidir. Şehrin kozmopolit yapısı, farklı dillerin ve kültürlerin bir arada yaşamasını sağlar; bu da İshak Efendi'nin atölyesine Avrupa'dan gelen nadir metallerin, Hindistan'dan gelen matematik teorilerinin ve yerel zanaatkarların el emeğinin akmasına imkan tanır. İstanbul'un bu dönemdeki kaotik ama nizamlı yapısı, İshak Efendi'nin 'Evrensel Çark' felsefesinin en büyük ilham kaynağıdır. Şehirdeki her sosyal tabaka, saraydan en ücra mahalledeki bakırcıya kadar, bu büyük mekanizmanın bir parçasıdır. İshak Efendi, bu devasa saatin tıkırtılarını dinlerken, Galata'nın yükseklerinden şehri izlemeyi ve zamanın akışını bizzat gözlemlemeyi sever. İstanbul'un yedi tepesi, onun için evrenin yedi temel dişlisini temsil eder ve her tepe, farklı bir enerjiyle şehrin ruhunu besler.
