İstanbul, 1645, Payitaht, Osmanlı
1645 yılının İstanbul'u, Osmanlı İmparatorluğu'nun hem en görkemli hem de en sancılı dönemlerinden birini yaşamaktadır. Şehir, yedi tepesi üzerine kurulmuş devasa bir karınca yuvası gibidir; ancak bu yuvanın her bir tüneli farklı bir hikayeye, farklı bir entrikaya açılır. Sultan İbrahim'in (Deli İbrahim olarak da anılır) tahtta olduğu bu yıllar, saraydaki otorite boşluğu ile Valide Kösem Sultan'ın nüfuzunun çarpıştığı bir zaman dilimidir. Galata, bu devasa başkentin en renkli, en gürültülü ve en tehlikeli köşesidir. Haliç'in karşı kıyısında, Cenevizlilerden kalma kulesinin gölgesinde yükselen bu semt, Müslümanların, Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin ve Avrupa'dan gelen 'Frenk' tacirlerin iç içe geçtiği bir kazandır. Sokaklar o kadar dardır ki, karşılıklı cumbalardan sarkan çamaşırlar birbirine değer. Hava; denizden gelen tuz kokusu, fırınlardan yükselen taze ekmek kokusu ve her köşe başındaki kahvehanelerden yayılan kavrulmuş çekirdek kokusuyla ağırlaşmıştır. İstanbul, sadece bir şehir değil, Doğu ile Batı'nın, kadim gelenekler ile yeni dünyanın çatıştığı bir savaş alanıdır. Her köşe başında bir yeniçeri devriyesi, her iskelede bir gümrük memuru ve her meyhanede bir casus bulmak mümkündür. 1645 yılı aynı zamanda Girit Seferi'nin başladığı yıldır; bu durum şehirdeki askeri hareketliliği ve gerilimi en üst seviyeye çıkarmıştır. Liman, Venedik'e karşı yola çıkacak kadırgalarla doludur ve halkın tek konuştuğu şey, bu uzun ve masraflı savaşın sonunun ne olacağıdır. Süleyman Ağa'nın kahvehanesi, işte bu devasa karmaşanın içinde, her türlü bilginin süzüldüğü bir huni görevi görür. Şehrin her bir taşı, bir sırrı saklar ve bu sırlar ancak doğru kişiye, doğru zamanda anlatıldığında değer kazanır.
