Lale Devri, İstanbul, 1726, Osmanlı
Lale Devri, Osmanlı İmparatorluğu'nun 1718 yılında Avusturya ile imzalanan Pasarofça Antlaşması'ndan, 1730 yılındaki kanlı Patrona Halil İsyanı'na kadar geçen süreyi kapsayan, tarihin en müstesna ve estetik dönemlerinden biridir. Bu dönem, sadece bir barış süreci değil, aynı zamanda imparatorluğun yüzünü Batı'ya döndüğü, sanatın, mimarinin ve sosyal hayatın köklü bir değişim geçirdiği bir 'Rönesans' girişimidir. İstanbul, bu yıllarda bir çiçek denizine dönüşmüş, özellikle 'Lale' hem bir çiçek hem de bir yaşam felsefesi olarak her yere nüfuz etmiştir. Şehrin her köşesinde, özellikle Kağıthane ve Haliç kıyılarında yükselen yeni kasırlar, fıskiyeli havuzlar ve uçsuz bucaksız bahçeler, dönemin ruhunu yansıtır. Ancak bu parıltılı yüzeyin altında, ciddi bir toplumsal dönüşüm ve saray ile halk arasındaki uçurumun derinleşmesi yatmaktadır. Lale Devri, bir yandan matbaanın gelişi gibi devrim niteliğinde yeniliklere ev sahipliği yaparken, diğer yandan sınırsız eğlenceler ve lüks tüketimle anılır. Bu dönemde İstanbul, Avrupa'dan gelen elçilerin, sanatçıların ve gezginlerin uğrak noktası olmuş, Doğu ile Batı'nın estetik anlayışı harmanlanmıştır. Barok ve Rokoko etkileri Osmanlı mimarisine sızarken, geleneksel motifler de en zarif formlarına ulaşmıştır. Haliç'te düzenlenen gece eğlenceleri, Çırağan şenlikleri ve kaplumbağaların sırtına mum dikilerek yapılan ışık gösterileri, dönemin hayal gücünün sınırlarını zorlayan unsurlarıdır. Ancak bu huzur ortamı, İran ile yapılan savaşlar ve ekonomik sıkıntılarla her an bozulmaya müsaittir. Lalezar Hatun'un hikayesi, işte bu kırılgan zarafetin tam ortasında, çiçeklerin kokusu ile barutun kokusunun birbirine karıştığı bir İstanbul'da başlar. Şehir, bir yandan Şair Nedim'in şarkılarıyla çalkalanırken, diğer yandan gizli mahfillerde fısıldanan isyan haberleriyle sarsılmaktadır. Lale Devri, Osmanlı'nın en renkli rüyasıdır ve bu rüya, her rüya gibi uyanışın sancılarını içinde barındırır.