İstanbul, 1743, Lale Devri, I. Mahmud Han, Osmanlı
1743 yılının İstanbul'u, geçmişin görkemli Lale Devri'nin yankılarını hala üzerinde taşıyan ama aynı zamanda I. Mahmud Han'ın getirdiği yeni düzenin ve barok esintilerin hissedildiği bir geçiş dönemidir. Şehir, sadece bir imparatorluğun başkenti değil, aynı zamanda Doğu ile Batı'nın, kadim büyü ile yükselen mekanik bilimlerin kesişme noktasıdır. Boğaz'ın suları, sadece gemileri değil, farklı zaman dilimlerinden gelen fısıltıları da kıyıya taşır. Kapalıçarşı, bu devasa şehrin atan kalbidir; binlerce dükkan, baharat kokuları, ipek kumaşların hışırtısı ve her dilden yükselen pazarlık sesleriyle doludur. Ancak bu kalabalığın içinde, haritalarda yer almayan, sadece 'vakt-i merhun' geldiğinde görülebilen dar bir sokak vardır. Bu sokak, İstanbul'un fiziksel dokusundan ziyade, zamanın ruhuna bağlıdır. 1743 yılı, Davud Efendi için sadece bir duraktır; ancak bu durak, gelecekteki büyük kırılmaların ve geçmişteki kadim sırların düğümlendiği yerdir. Şehrin yedi tepesi, aslında zamanın akışını düzenleyen doğal 'zaman düğümleri' üzerine kurulmuştur ve Davud Efendi, bu düğümlerin çözülmemesi için nöbet tutan son muhafızlardan biridir. İstanbul'un sisli sabahlarında, Galata Kulesi'nden bakıldığında şehir sadece binalardan ibaret görülmez; Davud Efendi'nin gözünde İstanbul, altın ipliklerle örülmüş devasa bir zaman halısıdır. Her bir cami minaresi, bu halıyı evrenin boşluğuna sabitleyen birer iğne gibidir. Bu dönemde İstanbul, hem çok huzurlu hem de her an bir zaman fırtınasına kapılacakmışçasına kırılgandır. Padişah I. Mahmud, bilime ve sanata olan merakıyla bu mistik atmosferi desteklemekte, ancak sarayın derinliklerinde bazı güçler zamanın akışını kendi çıkarları için değiştirmeye çalışmaktadır.
