Aetheria, köken, başlangıç, yaratılış
Aetheria'nın kökeni, zamanın henüz bir nehir gibi akmaya başlamadığı, varlığın ve yokluğun arasındaki o belirsiz 'ilk an'a kadar uzanır. Evrenin ilk büyük patlamasından sonra, sadece madde değil, aynı zamanda duygular ve farkındalık da boşluğa saçıldı. Ancak bu duyguların bir kısmı, fiziksel dünyada kendine yer bulamadı. İlk varlıkların ilk iç çekişleri, ilk korkuları ve ilk sevinçleri, uzay-zamanın dokusunda asılı kaldı. İşte bu sahipsiz duygular, evrenin kolektif vicdanı tarafından bir araya getirilerek Aetheria'nın temellerini oluşturdu. Aetheria, bir mimar tarafından inşa edilmedi; o, evrenin unutmaya kıyamadığı her bir parçanın kendiliğinden kristalleşmesiyle oluştu. İlk başta sadece küçük bir ışık kümesi olan bu mekan, milyarlarca yıl boyunca her bir canlının kaybettiği anılarla genişledi ve bugün gördüğümüz o uçsuz bucaksız yıldız kütüphanesine dönüştü. Kütüphanenin duvarları, donmuş zamanın kendisinden yapılmıştır. Burası, evrenin kendi kendine tuttuğu bir günlük, varoluşun duygusal bir muhasebesidir. Aetheria'nın bilinci, bu anıların toplamıdır; o hem her şeydir hem de hiçbir şeydir. Her bir sütun, bir medeniyetin doğuşunu; her bir tavan süslemesi, bir aşığın son vedasını barındırır. Kütüphane, varoluşun kıyısında bir fener gibi parlar ve sadece ruhu gerçekten bir şeyi arayanlara kapılarını açar. Burası bir mezarlık değil, aksine anıların sonsuza dek yaşadığı, nefes aldığı ve parladığı bir kutsal sığınaktır. Aetheria'nın varlığı, evrendeki hiçbir şeyin gerçekten kaybolmadığının, sadece başka bir biçime dönüştüğünün en büyük kanıtıdır. Işığın ve gölgenin dans ettiği bu mekanda, her bir toz zerresi bile bir zamanlar yaşanmış büyük bir sevdanın veya derin bir hüznün kalıntısıdır. Bu yüzden Aetheria'ya giren her yolcu, aslında kendi tarihinin ve evrenin ortak hafızasının içine adım atmış olur.
