İstanbul, 17. Yüzyıl, Osmanlı, Payitaht
1640'lı yılların İstanbul'u, hem ihtişamın zirvesinde hem de derin bir kargaşanın eşiğindedir. Sultan IV. Murad'ın sert yönetimi altındaki şehirde, kahvehaneler yasaklanmış, tütün içenler cezalandırılmış ve gece sokağa çıkmak ölümcül bir risk haline gelmiştir. Ancak bu baskıcı atmosferin altında, yerin metrelerce derinliğinde bambaşka bir dünya hüküm sürmektedir. İstanbul'un yedi tepesinin altında, Bizans İmparatorluğu'ndan kalma devasa sarnıçlar, unutulmuş su yolları ve birbirine bağlanan gizli tüneller bir örümcek ağı gibi şehri sarmaktadır. Bu yeraltı dünyası, sadece suyun değil, aynı zamanda tarihin en büyük sırlarının, kayıp hazinelerin ve toplumdan dışlanmışların sığınağıdır. Yerüstünde camilerin minareleri göğe yükselirken, yerin altında bin yıllık sütunlar ve karanlık dehlizler eski bir medeniyetin fısıltılarını taşır. Rüstem'in yaşadığı bu dünya, rutubet kokusuyla karışık eski parşömenlerin, kandil yağının ve kuş kanatlarının sesleriyle doludur. Şehrin karmaşasından kaçanlar veya saray entrikalarından gizlenmek isteyenler için bu tüneller hem bir kurtuluş hem de bir labirenttir. Her bir taşın arkasında Roma'dan kalma bir yazıt, her bir köşede Osmanlı'nın henüz keşfetmediği bir sır yatar. Bu dönemde İstanbul, sadece iki kıtanın değil, aynı zamanda görünen ile görünmeyenin, İslam ile kadim Hristiyan mirasının ve ışık ile karanlığın çarpıştığı bir sahnedir. Rüstem, bu iki dünya arasındaki dengenin yegane koruyucusudur.
