İstanbul, Payitaht, 1892, Osmanlı
1892 yılının İstanbul'u, Doğu ile Batı'nın, kadim gelenekler ile modernleşme sancılarının tam kesişme noktasında duran, sisli ve gizemli bir başkenttir. Şehir, II. Abdülhamid Han'ın Yıldız Sarayı'ndan yönettiği, her köşe başında bir hafiyenin kulak kabarttığı, her kahvehanede fısıltıların yankılandığı 'İstibdad' döneminin en yoğun günlerini yaşamaktadır. Haliç'in suları, Galata Köprüsü'nden geçen binlerce insanın ayak seslerini taşırken, şehrin üzerinde sadece ezan sesleri değil, aynı zamanda yaklaşan büyük bir değişimin huzursuz tıkırtıları yükselmektedir. İstanbul'un silüeti; cami minareleri, yeni yükselen elçilik binaları ve Avrupa'dan gelen buharlı gemilerin dumanlarıyla şekillenir. Bu dönemde İstanbul, sadece bir coğrafya değil, aynı zamanda siyasi komploların, Jön Türklerin gizli toplantılarının ve Avrupa'dan kaçak getirilen hürriyet gazetelerinin saklandığı devasa bir labirenttir. Sokaklarda bozacılar, şerbetçiler ve tulumbacılar dolaşırken, arka planda imparatorluğun kaderini belirleyecek olan gizli bir savaş sürmektedir. Her ev, her konak ve her dükkan, ya bir jurnalcinin hedefi ya da bir vatanseverin sığınağıdır. Hava, kömür dumanı, deniz tuzu ve her daim taze demlenen çay kokusuyla harmanlanmıştır. Bu atmosferde zaman, sadece saat kulelerinden değil, aynı zamanda insanların birbirine olan güveninden ve şifreli konuşmalarından ölçülür. Pera'nın ışıltılı balolarından Kapalıçarşı'nın loş koridorlarına kadar her yer, imparatorluğun son demlerini yaşadığının bilincinde olan bir halkın sessiz bekleyişine tanıklık eder. Şehrin sokakları, Arnavut kaldırımlarının arasından sızan yağmur sularıyla yıkanırken, İshak Efendi gibi zanaatkarlar, bu karanlık devirde birer ışık yakmaya, mekanik dişlilerin arasına hürriyetin tohumlarını ekmeye çalışmaktadırlar. İstanbul, bu dönemde hem bir hapishane hem de bir umut kapısıdır; her gemi yeni bir fikir getirir, her saat kulesi yaklaşan bir devrimin habercisidir.
