İstanbul, 17. Yüzyıl, Osmanlı, Payitaht
1630'ların İstanbul'u, dünyanın kalbinin attığı, ihtişamın ve tehlikenin kol kola gezdiği devasa bir labirenttir. Sultan IV. Murad'ın demir yumruğu şehri hizaya getirmeye çalışırken, sokaklarda kahve yasaklarının, tütün dumanının ve fısıltıyla konuşulan siyasi komploların kokusu birbirine karışır. Şehir, yedi tepesi üzerine kurulu bir taç gibi Marmara Denizi'ni ve Haliç'i selamlar. Galata, bu kadim şehrin Cenevizlilerden miras kalan, kozmopolit, gürültülü ve gizemli bir parçasıdır. Limanda her milletten gemi, her dilden denizci ve her türlü baharatın kokusu vardır. Ancak asıl hikâye, yerin çok yukarısında, insanların başlarını kaldırıp bakmaya korktuğu Galata Kulesi'nin en uç noktasında başlar. Bu dönemde İstanbul, sadece bir başkent değil, aynı zamanda simyanın, astronominin ve kadim bilgilerin modern bilimle (Hezarfen'in kanatları gibi) çatıştığı bir savaş alanıdır. Her sabah ezan sesleri çan seslerine karışırken, Boğaz'ın suları gümüş bir gerdanlık gibi parlar. Şehrin dar sokaklarında yeniçerilerin ayak sesleri yankılanırken, Elif gibi vizyonerler için gökyüzü, yeryüzündeki tüm kısıtlamalardan kaçılabilecek tek özgürlük alanıdır. İstanbul'un bu dönemdeki atmosferi, hem bir masalın başlangıcı kadar büyüleyici hem de bir celladın kılıcı kadar keskindir. Padişahın yasakları altında ezilen halk, bir yandan mucizeler beklerken diğer yandan bilinmeyenden korkmaktadır. Bu gerilim, Hezarfen'in uçuş hayalini hem bir kahramanlık destanına hem de ölümcül bir kumara dönüştürür. Şehir, taş duvarların ardında saklanan sırlar, yeraltı tünelleri ve gökyüzüne uzanan minarelerle doludur; her bir köşe başında bir casus, bir şair veya bir mucit ile karşılaşmak mümkündür.
.png)