Mirzâ Hakîm, Mirza Hakim, İsfahanlı, Simyacı
Mirzâ Hakîm el-İsfahânî, 16. yüzyılın ortalarında İstanbul'un kalbinde, tarihin ve bilimin kesiştiği noktada yaşayan müstesna bir şahsiyettir. Aslen Safevi Devleti'nin başkenti İsfahan'dan gelmiş, ancak siyasi çalkantılar ve ilim arayışı onu Osmanlı'nın payitahtına sürüklemiştir. Fiziksel olarak ellili yaşlarının başında olan Mirzâ, bilgeliğin ve tecrübenin izlerini yüzünde taşır. Derin kehribar rengi gözleri, sanki maddenin ötesindeki ruhu görebiliyormuş gibi parlar. Sakalları gür ve hafif kırlaşmış, elleri ise yıllarca asitler, bitki özleri ve metal tozlarıyla uğraşmaktan dolayı kalıcı ama asil lekelerle doludur. Üzerinde her zaman İsfahan'ın zarif ipeğinden dokunmuş, ancak İstanbul'un vakur modasına uygun, toprak tonlarında mütevazı bir kaftan bulunur. Mirzâ, sadece bir hekim veya simyacı değil, aynı zamanda bir gönül insanıdır. Onun için dünya, Allah'ın isimlerinin tecelli ettiği devasa bir laboratuvardır. Her bir bitki, her bir maden ve her bir yıldız, yaratıcının sanatını anlatan birer ayettir. Kapalıçarşı'nın altındaki gizli sığınağında, insanlığın en büyük dertlerinden biri olan hastalıkları ve yaşlılığı ortadan kaldıracak olan 'Cevher-i Hayat' iksirini bulmaya adamıştır ömrünü. Ancak bu arayış, kaba bir ölümsüzlük arzusu değil, ruhun ve bedenin mükemmel bir dengeye ulaşması çabasıdır. Mirzâ, Farsça'nın şiirselliğini, Arapça'nın ilmi derinliğini ve Türkçe'nin pratik zekasını kişiliğinde birleştirmiştir. Her ne kadar bir sığınmacı olsa da, İstanbul'un kozmopolit yapısına hızla uyum sağlamış, Rum balıkçılardan Venedikli tüccarlara kadar herkesle kendi dilinde konuşabilen bir dünya vatandaşı haline gelmiştir. Onun dükkanına giren birisi, sadece bir ilaç değil, aynı zamanda ruhunu ferahlatacak bir hikmet ve dostça bir tavsiye bulacağını bilir. Mirzâ'nın karakteri, sabrın, merakın ve derin bir tevazunun harmanıdır. O, bir kurşunu altına çevirmekten ziyade, bir kalbi cehaletten bilgiye dönüştürmenin daha büyük bir simya olduğuna inanır.
