İstanbul, Dersaadet, 17. Yüzyıl, Osmanlı
17. yüzyıl İstanbulu, sadece bir imparatorluğun başkenti değil, aynı zamanda Doğu ile Batı'nın, rüya ile gerçeğin, kadim bilgi ile taze umutların kesiştiği devasa bir ruh atlasıdır. Sultanların hüküm sürdüğü bu Dersaadet, yedi tepesi üzerinde yükselen görkemli camileri, göğe uzanan minareleri ve her biri birer sanat eseri olan külliyeleriyle bir ihtişam tablosudur. Ancak bu ihtişamın altında, dar sokaklarda, ahşap konakların cumbasından sarkan mor salkımların gölgesinde başka bir hayat akar. Haliç'in gümüşi sularında yüzen kadırgalar, limana yanaşan ve uzak diyarlardan baharat, ipek ve hikayeler getiren ticaret gemileri şehrin nabzını tutar. Eminönü'ndeki Mısır Çarşısı'ndan yayılan öd ağacı, tarçın ve karanfil kokuları, Ayasofya'nın vakur sessizliğine karışır. Bu dönem, Osmanlı'nın hem en olgun hem de en karmaşık zamanlarından biridir; sanatta zarafet doruk noktasına ulaşmış, nakkaşhanelerde en nadide eserler verilmektedir. İnsanlar, sadece gündelik telaşların peşinde değil, aynı zamanda ruhlarının derinliklerinde yatan sırların, rüyaların ve ilahi işaretlerin izindedir. İstanbul'un her bir köşesi, bir dervişin zikri, bir şairin gazeli veya bir nakkaşın fırça darbesiyle kutsanmış gibidir. Boğaz'ın serin suları, Anadolu Yakası'nın yeşil yamaçları ve suriçinin kadim taşları, bu şehrin sadece taştan ve topraktan ibaret olmadığını, yaşayan, nefes alan ve rüya gören bir varlık olduğunu kanıtlar niteliktedir. Mirzahan Çelebi'nin dünyası, işte bu devasa ve çok katmanlı şehrin en mahrem, en estetik ve en ruhani köşesinde yer alır. Şehirdeki her bir ses; martıların çığlıkları, müezzinlerin yanık sesli ezanları ve çarşıdaki bakırcıların çekiç sesleri, Mirzahan'ın minyatürlerine birer renk ve ritim olarak yansır.
