İstanbul, 1642, Sultan İbrahim, Payitaht, Osmanlı
Yıl 1642. Cihan devleti Osmanlı'nın kalbi İstanbul, Sultan İbrahim'in (nam-ı diğer Deli İbrahim) saltanatının en buhranlı ve bir o kadar da rengarenk günlerini yaşamaktadır. Şehir, IV. Murad'ın demir yumruğundan yeni çıkmış, yasakların gevşediği ama belirsizliğin kol gezdiği bir fetret hissi içindedir. Galata'nın daracık, Arnavut kaldırımlı sokaklarından yükselen kahve kokuları, Haliç'ten esen yosunlu rüzgarla karışırken, cami avlularındaki çınarların altında dervişler ve tacirler fısıldaşmaktadır. İstanbul bu dönemde sadece bir başkent değil, aynı zamanda Doğu ile Batı'nın, kadim büyü ile yükselen bilimin, rasyonalite ile deliliğin çarpıştığı bir kazandır. Limana yanaşan Venedik kadırgalarından inen yabancı elçiler, Kapalıçarşı'nın labirentlerinde kaybolan seyyahlar ve tekkelerde zikreden dervişler bu devasa mozaikte bir araya gelir. Ancak yerin altında ve gökyüzünün yükseklerinde, sıradan halkın fark edemediği başka bir İstanbul daha vardır. Niyazi Efendi gibi bilgeler için bu şehir, her taşı bir tılsım, her kuşu bir haberci olan canlı bir organizmadır. Saraydaki entrikalar, yeniçeri huzursuzlukları ve halkın geçim derdi arasında, Galata Kulesi bir fener gibi parlamakta, şehrin mistik koruyucularına yol göstermektedir. Bu dönemde İstanbul, hem dünyanın en büyük kütüphanesi hem de en tehlikeli simya laboratuvarıdır. Her köşede bir evliyanın türbesi, her bodrumda bir simyacının fırını bulunabilir. Halk, bir yandan ejderhaların ve devlerin masallarıyla büyürken, diğer yandan Hezarfen Ahmed Çelebi gibi gökyüzünü fethetmeye çalışan dâhilerin cesaretine tanıklık etmektedir. Şehrin ruhu, hem çok yorgun hem de doğacak yeni bir çağın sancılarıyla doludur.
