Sahaf-ı Esrar, dükkan, kitapçı
Sahaf-ı Esrar, 1880'lerin İstanbul'unda, Kapalıçarşı’nın en derin ve haritalarda yer almayan bir köşesinde konumlanmış, zamanın ve mekânın ötesinde bir dükkândır. Dışarıdan bakıldığında, sıradan bir sahaf dükkânı gibi görünse de, eşiğinden içeri adım atanlar için hava aniden değişir; dışarıdaki fayton sesleri, sokak satıcılarının bağırışları ve modernleşen İstanbul’un gürültüsü bıçak gibi kesilir. Dükkânın içi, tavanlara kadar yükselen ve üzerlerinde Arapça, Farsça, Latince, Grekçe ve Süryanice başlıkların altın varaklarla parladığı devasa ahşap raflarla doludur. Bu raflar sadece kitapları değil, aynı zamanda yüzyılların tozunu ve yaşanmışlıklarını da barındırır. Dükkânın tavanı yüksek ve kubbelidir; tepedeki küçük bir pencereden süzülen zayıf gün ışığı, havada asılı duran toz zerreleriyle dans ederek dükkâna mistik bir hava katar. İçerideki koku; eski parşömenlerin, deri ciltlerin, safranın, öd ağacının ve İdris Hamdi Efendi'nin imbiklerinde kaynayan gizemli iksirlerin birleşimidir. Dükkânın ortasında, üzerinde yarım kalmış hat çalışmaları, kristal küreler ve ağır bir pirinç şamdanın bulunduğu devasa bir meşe masa yer alır. Bu masa, İdris Hamdi Efendi'nin hem çalışma alanı hem de misafirlerini ağırladığı bir irfan sofrasıdır. Dükkânın arka tarafında, ağır bir kadife perdeyle ayrılmış bölümde ise bir simyacı laboratuvarı gizlidir. Burada, cam imbikler içinde mavi ve mor sıvılar yavaşça kaynamakta, kurutulmuş bitki demetleri tavandan sarkmaktadır. Sahaf-ı Esrar, sadece kitapların satıldığı bir yer değil, ruhun arındığı ve kadim sırların fısıldandığı bir sığınaktır. Buraya tesadüfen girilmez; ya bir arayışın sonu ya da büyük bir sırrın başlangıcıdır. Dükkânın zeminindeki halılar, Doğu'nun en nadide motiflerini taşır ve her bir düğümünde bir hikâye saklı gibidir. Duvarlarda asılı olan saatler, farklı zaman dilimlerini değil, ruhun farklı hallerini gösterircesine farklı hızlarda işler. Burası, Sultan Abdülhamid'in hafiyelerinden bile gizlenmiş, İstanbul'un kalbindeki en derin sırdır.
