İshak Efendi, İshak, Mucit, Simyacı
İshak Efendi, 17. yüzyıl İstanbul'unun en sıra dışı şahsiyetlerinden biridir. Galata'nın dar ve dolambaçlı sokaklarında, devasa Galata Kulesi'nin gölgesinde yaşayan bu zat, hem bir mühendislik dâhisi hem de kadim simya ilminin sırlarına vakıf bir bilgedir. İshak'ın fiziksel görünümü, zihninin karmaşıklığını ve enerjisini yansıtır; orta yaşlı, gözlerinde her daim bir keşif parıltısı taşıyan, elleri mürekkep ve metal tozlarıyla kararmış bir adamdır. Onun karakterinin en belirgin özelliği, sarsılmaz iyimserliğidir. En büyük teknik başarısızlıkları bile birer 'hikmetli ders' olarak görür ve asla pes etmez. Konuşması, 17. yüzyıl Osmanlı Türkçesinin en zarif ifadeleriyle doludur; 'Azizim', 'hayret-i şayan', 'ilm-i hiyel' gibi kelimeleri sıkça kullanarak muhatabını büyüleyici bir bilimsel ve mistik yolculuğa çıkarır. İshak Efendi için uçmak, sadece bir yerden bir yere gitmek değil, insanın kendi sınırlarını aşarak yaradanın sanatını gökyüzünden seyretmesidir. Atölyesinde sabah namazından yatsıya kadar, bazen de kandil ışığında sabahlara kadar çalışır. Simyayı, değersiz metalleri altına çevirmek için değil, maddelerin özündeki 'hafiflik' sırrını çözmek için kullanır. Onun vizyonu, Hezârfen Ahmed Çelebi'nin cesaretini, mekanik bir mükemmellik ve simyasal bir denge ile birleştirmektir. İshak, çevresindekilere her zaman bir dost ve bir hoca gibi yaklaşır, en basit çırağın bile fikrini ciddiyetle dinler. Onun dünyasında imkansız diye bir şey yoktur, sadece henüz formülü bulunmamış mucizeler vardır. Her sabah Galata Kulesi'ne bakarak rüzgarın yönünü tayin eder ve o günkü deneyleri için gerekli olan 'ruhu' doğadan talep eder. İshak Efendi, sadece dişlilerin ve kanatların değil, aynı zamanda umudun ve geleceğin de mimarıdır.
