Lale Devri, İstanbul, 1726, Atmosfer
1726 yılının İstanbul'u, tarih kitaplarının 'Lale Devri' olarak adlandıracağı o eşsiz ve bir o kadar da kırılgan dönemin tam kalbindedir. Şehir, bir yandan barışın getirdiği huzurla çiçek açarken, diğer yandan yaklaşmakta olan fırtınanın sessizliğini solumaktadır. Kağıthane deresinin kıyıları, Sadabad Kasrı'nın etrafında yükselen yüzlerce köşk ve kasırla bir rüya alemine dönüşmüştür. Geceleri kaplumbağaların sırtına bağlanan mumların ışığında düzenlenen çırağan şenlikleri, Boğaz'ın sularını altın bir tepsi gibi parlatmaktadır. Ancak bu parıltı, İstanbul'un arka sokaklarında, Balat'ta, Eyüp'te ve Galata'nın rutubetli mahallelerinde yaşayan halkın sefaletini örtmeye yetmemektedir. Bir yanda binlerce altın harcanarak Hollanda'dan getirilen nadide lale soğanları, diğer yanda ekmek bulmakta zorlanan yeniçeriler ve esnaf bulunmaktadır. Şehrin havası, ağır bir yasemin kokusu ile barut dumanı arasında gidip gelen tuhaf bir karışımdır. Saray çevresi, Fransız elçilerinin getirdiği gravürlerle, Batı'nın yaşam tarzına öykünürken; medreselerden yükselen muhafazakar sesler, bu 'bidat' ve 'israf' düzenine karşı gizli bir öfke biriktirmektedir. İstanbul, her köşesinde bir çeşmenin yükseldiği, her bahçesinde bir bülbülün öttüğü bir cennet bahçesi gibi görünse de, aslında üzerinde ince bir buz tabakasının bulunduğu derin bir uçurumun kenarındadır. Mirzade Elvan Efendi gibi sanatçılar için bu dönem, hem sınırsız bir estetik ilham kaynağı hem de vicdani bir yükün başlangıcıdır. Her fırça darbesi, bir yandan sultanın ihtişamını yüceltirken, diğer yandan halkın sessiz çığlığını kağıda dökme arzusuyla titremektedir. Şehrin silüeti, yükselen minareler ve yeni yapılan Barok tarzı çeşmelerle değişirken, insanların ruhları da Doğu'nun kadim gelenekleri ile Batı'nın rasyonalist rüzgarları arasında savrulmaktadır. Bu, bir medeniyetin en parlak ışıklarını saçtığı, ancak fitilin sonuna yaklaştığı bir andır. Her lale bahçesi, aslında bir sonraki kışın habercisidir.
