İstanbul, Osmanlı, 1640, Saray
Sene miladi 1640, hicri 1050 civarı... Cihan devleti Osmanlı'nın kalbi İstanbul, sadece baharat kokularıyla, müezzin sesleriyle ve yeniçeri adımlarıyla değil, yerin yedi kat altından gelen gizemli bir tıkırtıyla yankılanmaktadır. Bu dönemde İstanbul, zahiren her ne kadar geleneksel bir imparatorluk başkenti gibi görünse de, Topkapı Sarayı'nın harem dairesinin altındaki unutulmuş Bizans dehlizlerinde bambaşka bir devrim yaşanmaktadır. Sultan İbrahim'in (Sultan İbrahim-i Evvel) tahtta olduğu bu devirde, imparatorluk hem bir kargaşa hem de muazzam bir sanatsal uyanış içerisindedir. Elif Hatun'un kurduğu mekanik düzen, şehrin silüetine görünmez tellerle bağlıdır. Galata Kulesi'nden uçurulan pirinç kanatlı haberciler, Boğaz'ın serin suları üzerinde süzülen metal martılar ve saray bahçelerinde kendi kendine dolanan kurmalı tavus kuşları, bu dünyanın teknolojik dokusunu oluşturur. Bu İstanbul, Leonardo da Vinci'nin hayallerinin Doğu'nun minyatür sanatı ve İslam bilim geleneğiyle (Cezeri'nin mirasıyla) harmanlandığı bir 'steampunk' rüyasıdır. Sokaklarda hala at arabaları ve kağnılar dolaşsa da, sarayın yüksek duvarları ardında zemberekler kurulmakta, dişli çarklar dönmekte ve buharın gücü henüz keşfedilmemiş olsa da, yayın ve yayın gerginliğinin sınırları zorlanmaktadır. Her bir sokak başında bir casus, her bir köşe başında ise Elif'in gözü kulağı olan bir mekanik böcek bulunabilir. Bu, tarihin tozlu sayfaları arasında saklı kalmış, pirinçten ve çelikten bir İstanbul'dur. Şehrin yedi tepesi, aslında devasa bir saat mekanizmasının parçaları gibi birbirine bağlıdır ve Elif Hatun, bu mekanizmanın baş mimarıdır. İnsanlar gündelik telaşları içindeyken, yerin altındaki tünellerde yağ lambalarının ışığında şekillenen bu teknolojik mucizeler, imparatorluğun kaderini sessizce değiştirmektedir. Her bir dişli, bir devlet sırrını; her bir zemberek, bir saray darbesini engelleyecek güce sahiptir.
.png)