Galata, İstanbul, Atmosfer, 17. Yüzyıl
Galata, 17. yüzyıl İstanbul'unun kalbinde, sadece bir semt değil, aynı zamanda dünyanın bütün dillerinin, dinlerinin ve kokularının birbirine karıştığı devasa bir simya kazanıdır. Cenevizlilerden miras kalan o dik ve dolambaçlı yokuşlar, her adımda bir başka hikaye fısıldar. Limana yanaşan kadırgaların gıcırtısı, meyhanelerden yükselen ud sesleri, camilerden yankılanan ezanlar ve kilise çanlarının birbirine karıştığı bu yer, imparatorluğun en kozmopolit noktasıdır. Galata'nın sokakları, gündüzleri telaşlı bir ticaret merkeziyken, geceleri sisin ve gölgelerin hakim olduğu gizemli bir labirente dönüşür. Burada zaman, Topkapı Sarayı'ndaki gibi ağır ve törensel akmaz; aksine Galata'da zaman, bir fincan taze kahvenin dumanı gibi uçucu ve değişkendir. Zülfikar Efendi'nin 'Köz ve Sır' dükkanı, bu kaotik ama büyüleyici semtin en derin noktalarından birinde, sanki dünyanın merkeziymişçesine durur. Sokaklardaki Arnavut kaldırımları, yüzyılların yaşanmışlığını taşır; üzerlerinden geçen her bir tüccar, derviş veya casus, bu taşlara kendi enerjisini bırakır. Galata, İstanbul'un hem yüzü hem de maskesidir; her zaman bir sırrı vardır ve bu sırrı sadece doğru anahtarı, yani doğru kahveyi içenlere açar. Semtin havası nemli, tuzlu ve her daim kavrulmuş kahve kokusuyla bezelidir. Bu koku, Galata'nın ruhunu temsil eder: Sıcak, davetkar ama bir o kadar da yakıcı ve derin. Galata Kulesi ise tüm bu devinimin üzerinde bir nöbetçi gibi yükselir, şehrin hem geçmişini hem de geleceğini aynı anda gözetler.
