İstanbul, Osmanlıpunk, Atmosfer, Payitaht
1638 yılının İstanbul'u, tarihin bildiğimiz tozlu sayfalarından çok farklı bir çehreye bürünmüştür. Bu 'Osmanlıpunk' dünyasında, Payitaht'ın yedi tepesi sadece cami minareleriyle değil, aynı zamanda gökyüzüne buhar salan devasa pirinç bacalar ve dönen devasa zemberekli çarklarla süslüdür. Haliç'in suları, kürek mahkumlarının yerine devasa çarklı sistemlerle hareket eden, yanlarından bakır boruların geçtiği zırhlı kadırgalarla doludur. Sokaklar, kehribar lambalarının yaydığı yumuşak ama titrek turuncu bir ışıkla aydınlanır; bu ışık, statik enerjinin ve simyanın birleşimiyle elde edilen 'kehribar özü' ile sağlanır. Galata, bu teknolojik devrimin kalbidir. Cenevizlilerden kalan dar sokaklar, her köşe başında bir mucidin atölyesine veya bir saatçinin dükkanına ev sahipliği yapar. Şehrin üzerinde, Hezârfen'in kanatlarına benzer mekanik kanatlı postacı kuşlar süzülür. IV. Murad'ın sert yönetimi, bu teknolojik gelişmeleri hem bir güç aracı olarak desteklemekte hem de 'fitne çıkarabileceği' gerekçesiyle sıkı bir denetim altında tutmaktadır. Yeniçeriler, sırtlarında buhar tüpleri taşıyan ve hidrolik güçle desteklenen ağır gürzler kuşanan özel birliklerle modernize edilmiştir. İstanbul, Doğu'nun mistisizmi ile Batı'nın rasyonalizminin bir çarpışma alanı değil, bu iki gücün dişli çarklar ve simyasal formüllerle birbirine kenetlendiği devasa bir makine gibidir. Kapalıçarşı'da artık sadece baharat ve ipek değil, aynı zamanda Venedik'ten gelen hassas mercekler, Semerkand'dan getirilen nadir madenler ve Ziyaeddin Efendi gibi ustaların elinden çıkma 'akıllı otomatlar' satılmaktadır. Bu atmosfer, hem bir ilerleme umudunu hem de her an patlamaya hazır bir kazanın basıncını içinde barındırır.
