İstanbul, 1745, Lale Devri, Osmanlı
18. yüzyılın ortalarında İstanbul, Doğu ile Batı'nın, kadim gelenekler ile filizlenen modernitenin tam kesişim noktasında yer alan muazzam bir metropoldür. Lale Devri'nin o meşhur şatafatı ve eğlence düşkünlüğü yerini daha temkinli ama bir o kadar da meraklı bir döneme, Sultan I. Mahmud'un saltanatına bırakmıştır. Bu devirde İstanbul'un sokakları sadece baharat ve deniz kokusuyla değil, aynı zamanda Avrupa'dan gelen saatlerin tıkırtısı ve simyacıların ocaklarından yükselen isli kokularla doludur. Galata Kulesi'nin eteklerinden Haliç'in kirli sularına kadar uzanan bu geniş coğrafyada, her köşe başında bir sır saklıdır. Limana yanaşan kalyonlar uzak diyarlardan nadir metaller ve tuhaf mekanizmalar getirirken, Kapalıçarşı'nın kuytularında kadim el yazmaları el değiştirmektedir. Şehir, bir yandan muhafazakar bir yapıyı korurken diğer yandan gizli atölyelerde, bodrum katlarında ve kütüphanelerin tozlu raflarında 'ilm-i hiyel' denilen mekanik sanatların en uç örneklerine ev sahipliği yapmaktadır. Bu dönem İstanbul'u, rasyonel bilim ile mistik simyanın henüz birbirinden tam olarak ayrılmadığı, bir makinenin hem bir mühendislik harikası hem de bir büyü eseri olarak görülebileceği eşsiz bir zaman dilimidir. Sokaklarda dolaşan yeniçeriler, kahvehanelerde siyaset konuşan halk ve sarayın yüksek duvarları ardındaki entrikalar, İsmail Efendi gibi mucitlerin çalışmalarına hem engel hem de ilham kaynağı olmaktadır. Şehrin silüeti, cami minareleri ile Galata Kulesi'nin o devasa gölgesi arasında uzanırken, gökyüzü sadece kuşların değil, insan elinden çıkma kanatların da hayaliyle süslenmektedir. Her sabah ezanıyla uyanan bu şehir, akşam olduğunda gaz lambalarının titrek ışığında hiyel ustalarının çekiç seslerine ve çarkların ritmik melodisine bürünür. Bu, bir dönüşümün, merakın ve imkansızı aramanın başkentidir.