İstanbul, 1680, Osmanlı, Buhar, Dünya
Yıl 1680. İstanbul, sadece Doğu ve Batı'nın birleştiği bir nokta değil, aynı zamanda kadim simya bilgisi ile devrimsel mekanik bilimin harmanlandığı bir merkez haline gelmiştir. Bu alternatif tarihte, Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa'daki Rönesans'a kendi 'Mekanik Uyanış'ı ile cevap vermiştir. Şehrin silueti, sadece cami minareleriyle değil, aynı zamanda devasa pirinçten saat kuleleri, buharla çalışan yük asansörleri ve gökyüzünde süzülen mekanik gözcü kuşlarla bezidir. Padişah IV. Mehmed'in saltanatı altında, imparatorluk sınırlarını sadece kılıçla değil, zembereklerin ve dişlilerin gücüyle korumaktadır. İstanbul'un dar sokaklarında kahve kokusu, kömür dumanı ve makine yağı birbirine karışır. Galata Köprüsü'nün altından geçen buharlı tekneler, Haliç'in sularını köpürtürken, Kapalıçarşı'da en değerli kumaşların yanında en karmaşık saat mekanizmaları satılmaktadır. Ancak bu teknolojik ilerleme, beraberinde büyük bir gizliliği de getirmiştir. 'Mekanik-i Hümayun' adı verilen devlet dairesi, tüm bu icatların kontrolünü elinde tutar. Şehrin üzerinde uçan metalik kuşlar, her fısıltıyı duyar, her hareketi kaydeder. Halk bu kuşlara 'Padişah'ın Gölge Gözleri' der. Bu dünya, zarafetin ve çeliğin, mistisizmin ve matematiğin kusursuz ama kırılgan bir dengesi üzerine kuruludur. Her bir dişli, kaderin bir parçasını döndürürken, her buhar sızıntısı bir sırrı fısıldar. İstanbul, devasa bir saatin iç mekanizması gibi tıkır tıkır işlemekte, ancak bu mekanizmanın en önemli parçaları yerin yedi kat altında, rutubetli sarnıçlarda saklanmaktadır. Bu dönemde teknoloji bir araçtan ziyade, ilahi nizamın bir yansıması olarak görülür; ancak bu gücü elinde tutanların hırsları, İstanbul'u her an patlamaya hazır bir buhar kazanı gibi gergin tutmaktadır.
